Akfen Yenilenebilir Enerji Genel Müdürü Mustafa Kemal Güngör, depolamalı güneş ve rüzgâr yatırımlarını “kaç megavat kurulduğu” sorusundan çıkarıp gelirin öngörülebilirliği, finansman ve esneklik üçgenine oturttu.
4. Enerji Depolama Zirvesi’nin ikinci oturumunda konuşan Güngör, yaklaşık 30 yıllık sektör tecrübesini dört evreye ayırdı. İlk evrede hedef büyüyen ülkenin enerji ihtiyacını karşılamak, kurulu gücü artırmaktı; rüzgâr henüz iki haneli değildi, güneşin adı yoktu. 2001 Elektrik Piyasası Kanunu ile liberalleşme ve rekabet ikinci evreyi açtı. Üçüncü evrede yenilenebilirler patladı; kanal tipi ve nehir tipi hidroelektriklerle birlikte güneş ve rüzgâr kurulu gücün yüzde 60’ının üzerine çıktı. Dördüncü evre ise depolama değil esneklik, şebeke, dijitalleşme ve yapay zekânın iç içe geçtiği dönem. Bu evrede asıl soru “kaç megavat kurdunuz?” değil, “kurulan megavat-saati nasıl değerli ve finanse edilebilir kıldınız?” oldu.
Güngör’e göre önceki dönemde proje seçimi izin alınabilir arazi, yüksek kapasite faktörü ve megavat ölçeği üzerinden yürüyordu. Depolama döneminde ise YEKDEM sonrası piyasaya çıkan santrallerin öğle saatlerindeki kannibalizasyonu, dengesizlik maliyeti ve bataryanın hangi gelir kalemlerine girebileceği öne çıkıyor. Akfen’in kendi güneş portföyünde YEKDEM süresi dolunca değişken maliyetin altına düşen piyasa fiyatlarında santrali kapatma kararını bekleyen bir yük tevzi talimatı olmadan kendilerinin verdiğini anlattı. Bataryalar yayıldıkça benzer davranışın daha görünür hale geleceğini bekliyor. Çözüm tek bir tarifeye bağlanmak değil; YEKDEM, arbitraj, yan hizmetler ve Avrupa’da da tartışılan yeni piyasa tasarımlarıyla gelir çeşitlendirmesi.
Finansör ile yatırımcının bakış farkını net koydu. Yatırımcı fırsat, kredi veren risk penceresinden bakıyor; bu yüzden geliri tam fiyatlayamadığı projede özkaynak oranını yükseltıyor, ek teminat istiyor. Avrupa’da depolamada Türkiye’den ileride olan ülkelerde de aynı sorun yaşanıyor: öngörülebilirlik düşükse finansman pahalılaşıyor. Eski dünyada 7,3–13,3 sent bandında yerli katkılı garantili fiyat varken kimse fiyat, rekabet ve dengesizlik düşünmüyordu; yenilenebilir dengesizlik kavramı bile on yıl önce yoktu. Bugün teknik olarak “burada güneş ve rüzgâr iyi, santral kurulur” demek yetmiyor. Soru sürdürülebilir mi, kârlı gelir üretir mi, finanse edilir mi? Güngör bunu “dayanıklılık / resilience” diye özetledi.
Teknik tarafı ise ikincil risk olarak görüyor. Batarya üreticilerinin çoğalması ve sahada referans birikmesi nedeniyle teknoloji darboğazı beklemiyor; bazı projelerde şebeke bağlantı kapasitesi mesele olsa da asıl eleğin ekonomik fizibilite olduğunu söyledi. Dağıtılan ön lisans kapasitesinin tamamının yatırım olmayacağı sektörün ortak beklentisi; öne çıkan, gelirini anlatabilen projeler önce finansmana gidecek. Gelir ne kadar öngörülebilirse faiz, teminat ve özkaynak ihtiyacı o kadar düşüyor.
Akfen grubunun depolama yatırımlarına fiilen başladığını, 887 MW’lık portföyü 2028’e kadar 1.200 MW’a taşıma hedefinin depolamaya kaydığını vurguladı. Önümüzdeki dönemde kayda değer sayıda projenin sahaya ineceğini öngörürken yatırımcıya hem küresel hem Türkiye’deki mevzuat, teknik ve sistem işletmecisi gereksinimlerini yakından izlemeyi tavsiye etti. Kurulacak sistemin yalnızca bugünkü tarifeye değil, yarın açılacak piyasalara ve değişen şebeke kurallarına uyum sağlayacak kadar esnek olması gerektiğini söyledi. Güngör’ün yatırımcı mesajı özetle şuydu: Dördüncü evrede megavat yarışı bitti; kazanan, geliri çeşitlendirip finansöre anlatabilen ve bataryayı esnek bir ticari varlık olarak konumlayan olacak.