Avrupa genelinde etkili olan aşırı sıcak hava dalgaları, kıtanın enerji altyapısındaki kritik bir zafiyeti gözler önüne serdi. Artan hava sıcaklıkları nedeniyle soğutma suyu ihtiyacı karşılanamayan birçok nükleer santral, üretim kapasitesini düşürmek veya faaliyetlerini tamamen durdurmak zorunda kaldı. Fransa, İsviçre, Romanya, Macaristan ve Bulgaristan gibi ülkelerde yaşanan bu durum, iklim değişikliğinin enerji güvenliği üzerindeki etkilerini tartışmaya açarken, eski teknolojiyle inşa edilmiş tesislerin modern iklim koşullarına uyum sağlama kapasitesini sorgulatıyor.
Avrupa’daki nükleer tesislerin büyük bir kısmı, 1970 ile 1990 yılları arasında günümüzün hidrolojik uç değerleri öngörülmeden tasarlandı. Kuzey Amerika veya Asya’daki tesislerin aksine, okyanus suyu veya gelişmiş soğutma kuleleri yerine nehir suyu kullanan bu santraller, su sıcaklıklarının yasal sınırları aşması durumunda çevresel düzenlemelere takılıyor. Nehir ekosistemini korumak amacıyla sıcak su deşarjının kısıtlanması, santrallerin verimini doğrudan düşürüyor. Ayrıca, şiddetli kuraklıkların nehir seviyelerini düşürmesi, soğutma suyu pompalarının devre dışı kalmasına neden olarak operasyonel sürekliliği ciddi şekilde tehdit ediyor.
Uzmanlar, bu sorunun teknik olarak çözülebilir olduğunu ancak yüksek maliyetli yatırımlar gerektirdiğini belirtiyor. Tesislerin düşük su seviyelerine uyumlu hale getirilmesi veya soğutma kulelerinin kurulumu gibi iyileştirmeler, iklim kaynaklı riskleri azaltabilir. Macaristan’daki Paks santralinde su seviyesini yönetmek için kullanılan mavnalar gibi yaratıcı çözümler devreye alınırken, Arizona’daki Palo Verde santrali gibi atık suyun geri dönüştürülerek kullanıldığı modeller, zorlu çevre koşullarında bile nükleer enerjinin sürdürülebilir olabileceğini kanıtlıyor. Yine de bu tür altyapı dönüşümlerinin zaman alıcı ve pahalı süreçler olması, Avrupa’nın enerji geleceği için önemli bir sınav teşkil ediyor.