4. Enerji Depolama Zirvesi’nin 9. oturumunda Fichtner Türkiye Yenilenebilir Enerji Departmanı Başkanı Veli Nişancı, “Depolama Teknolojisi ile Değişen Finansmana Uygunluk Kriterleri” başlıklı sunumunda klasik yenilenebilir enerji projelerinden BESS’li (batarya enerji depolama sistemleri) projelere geçişte bankaların ve finans kuruluşlarının değerlendirme yaklaşımının nasıl kökten değiştiğini anlattı. Nişancı, Fichtner’ın 1922’den beri 170’ten fazla ülkede yürüttüğü projeler, 2024’te 350 milyon euroyu aşan cirosu ve dünya genelinde 2.200 çalışanıyla elde ettiği tecrübeyi Türkiye pazarına taşıdıklarını vurgularken, Türkiye ofisinin 2008’den bu yana 10 GW’ı aşan proje deneyimine sahip olduğunu hatırlattı. Konuşmasında özellikle lender’s engineer (borç veren mühendisi) rolünün öne çıktığını, finans kuruluşlarının artık yalnızca “bu santral beklenen enerjiyi üretebilecek mi?” sorusunu değil, “bu sistem beklenen geliri sağlayabilecek mi?” sorusunu sorduğunu belirtti.
Pazar verileriyle konuşmasına derinlik katan Nişancı, 2025-2030 döneminde küresel enerji depolama potansiyelinin yıllık ortalama 150 GW kurulumla 2030’da 1.500 GW kümülatif hedefe ulaşacağını, Türkiye’de ise 33 GW ön lisans, 9,1 GW ön proje onayı ve yalnızca 0,45 GW kurulu güç bulunduğunu aktardı. Bu tablo, depolamanın şebeke yapısını statik bir üretim tesisinden dinamik, gelir odaklı bir sisteme dönüştürdüğünü gösteriyor. Geleneksel PV veya rüzgar santralinde asıl mesele üretim tahmini ve teknik uygunlukken, BESS’li projelerde CAPEX-OPEX dengesi, üretim değerlendirmesi, gelir-gider analizi ve özellikle batarya değişim döngüsünü içeren proje ömür değerlendirmesi kritik hale geliyor. Nişancı, finans kuruluşlarının artık SCADA mimarisi, siber güvenlik önlemleri ve enerji satış stratejilerini de yakından incelediğini, çünkü gelir modelinin arbitraj, yan hizmetler ve şebeke esnekliği gibi dinamik unsurlara dayandığını vurguladı.
Teknik ve sözleşme boyutunda Nişancı, izinlerin tamamlanması ve projenin inşaata hazır olması, sahanın hem kaynak santral hem de BESS kapasitesi için yeterli ve uygun olması, güneş paneli, inverter, rüzgar türbini, trafo, batarya ve PCS gibi bileşenlerin değerlendirmesi, yerleşim, tek hat şeması, hesapların uygunluğu, SCADA ve siber güvenlik gibi tasarım unsurlarının incelenmesi gerektiğini sıraladı. Ürün tedarik, EPC, O&M sözleşmeleri ile zaman planının da bağımsız olarak değerlendirildiğini belirtti. Özellikle batarya teknolojisinde lityum-iyon ve sodyum-iyon seçenekleri, C-rate uyumluluğu, PCS entegrasyonu ve NFPA 855 gibi yangın güvenliği standartları finansman kararlarında belirleyici oluyor. Bu kapsamlı due diligence süreci, geleneksel yenilenebilir projelerden farklı olarak gelir sürekliliğini ve operasyonel riskleri merkeze alıyor.
Fichtner’ın küresel referansları da sunumun güçlü yanını oluşturdu. Nişancı, şirketin 10 yılı aşkın sürede 100 GWh’ı aşan Li-ion BESS proje deneyimine sahip olduğunu, bunların 30’dan fazlasında lender’s engineer, 15’ten fazlasında owner’s engineer rolü üstlendiğini, 40’ı aşkın fizibilite ve 10’dan fazla işlem danışmanlığı yürüttüğünü aktardı. NamPower (Namibya, 58 MW/75 MWh), Red Sands (Güney Afrika, 153 MW/800 MWh), Adani’nin Hindistan’daki büyük ölçekli PV co-location projesi (1.000 MW/3.370 MWh), Almanya’daki SW Karlsruhe, ENNI ve TransnetBW projeleri ile Finlandiya’daki Ainola gibi örnekler, hem işveren mühendisliği hem de teknik due diligence kapasitesini gösteriyor. Türkiye’de hızla büyüyen depolama piyasasında bu tür bağımsız, uluslararası standartlarda değerlendirme, projelerin bankable (finansmanlanabilir) hale gelmesi için kritik önem taşıyor. Nişancı’nın vurguladığı gibi, depolama teknolojisi sadece kapasite eklemiyor; finansmana uygunluk kriterlerini de yeniden tanımlıyor.